Kayıtlar

âtiyle rabıtam -iki-

  âtiyle rabıtam -iki- serbest müstezat olaylar biraz karışık ne kadar yol yürüdüm hatırlamıyorum bilmiyorum uzaklara dalarcasına ketum ama dokunsan ağlayacak bilirkişi neden olay yerindeydi? niçin mavi bir heves kubbe altını delip geçemedi? bazı geceler yani işler iyice sarpa sarınca ‘resulullahla benim aramdaki farklar’ ı okuyunca birden  sol yanımda bitiverir hz.ömer bugün ömer olsaydı diyorum ben kesin sağlam dayak yerdim bu kadar rezil ezildiğim için ama o yok  ben  öldüresiye dövülüyorum bu kadar ahmak olup dünyaya kandığım için iyi de beni dövmeye niçin ömer geliyor da resulullahım değil?.. liberal iktisat beni alaşağı etmiş kime ne? maaşlar yatarsa ayın on beşinde mahşerle aramdaki mesafe artacak zaten kavruk tenli  bu dünyada ister iki artı bir olsun ister asil bir özlem sonunda her birimizin yongasında bir parça… onu da sen tamamla! -uzaklara dalarak- sanıyorum şimdi olaylar  herkes için biraz daha karışık..

Artık Görüşemeyeceğiz

  Çok Uzun Zaman Oldu Artık Görüşemeyeceğiz Görüşsek Bile Geriye Dönemeyeceğiz  Trenin kalkmasına beş dakika var daha, Beş dakikadan sonra gar girecek günaha! Birini son kez göreceğinizi anladığınızda ne hissedersiniz? Bir daha belki senelerce belki ölene kadar görmeyeceğinizi anladığınız o son bakışta? Hadi diyelim seneler sonra gördünüz, görüştünüz ve bir çay içtiniz, o zaman ne hissedersiniz? Aradan geçen zamanda değişen şeyler, huylar, karakterler, trilyonlarca hücre ve duygulara rağmen yeniden çay içtiğiniz bu yabancıya karşı ne hissedersiniz? Bir vakitler beraber olduğunuz o kişiyi, hâlâ onda görebildiniz mi? Bu sorulara geleceğiz ama önce o ilk tanışmayı ve sevgiyi çok kısacık da olsa konuşmamız gerek. Sevginin menâtı kalptir ve kesinlikle ilahi bir şeydir. Kimseler bilemez birini sevmenin neden ve nasıl var olduğunu. Kalbe yerleştirilen bu duygu, diğer duygulardan her yönüyle çok farklıdır. Çünkü birini sevmek nedenini açıklayamayacağımız kadar komplike, onu tanımlar...

şehirdeki telaş

  şehirdeki telaş I. hayır, kaybolmadım bu kentte. kalabalıklar, kaldırımlar ve seni gördüm, anladım. duyumsadım, şehri seyrin hazzını. II. bu şehirde herkes yüreksiz bir telaşla yaşıyor. sabahleyin kalkarken, yürürken sokakta gönülden konuşmaya çalışırken kuşlarla bu telaş, her yeri kaplıyor. çelimsiz sürgünler, kaçınan geyik dizgileri, şehri ve beni boğuyor. ben şehrin damarlarına, karışarak her bir güzelliği kargışladım. izler bıraktım her yere: göke ve bütün yıldızlara. küçük, evecen mavilikler fısıldadım, kabaran her kulağa. ve bir yön sordum gördüğüm herkese bulunca bir yer sığınılacak, vardım sığındım. -bu yer vaiz sokağı, göğe bakma durağı- lili'nin burada ne işi var? lili’nin bizle ne işi var? anladım ki o, bizden biri ister bu şehirde olsun ister farklı dünyalarda lili, hüznü içinde yaşayan kentlinin gölgesi. III. artık ben ceviz dallarında yarattığım uçarı dünyaların her birinde, lili’ye dair, yepyeni hayâller kuruyorum. duyduğum bütün hikâyeleri ve lili’yi  masmav...

Vicdan Azabı Çekiyorsun Çünkü Vicdansızsın!

  Vicdan Azabı Çekiyorsun Çünkü Vicdansızsın! Yakın zamanda, bir hocanın Platon felsefesindeki bir meseleye dair yaptığı literatür konuşmasına katıldım. İki saatlik konuşma boyunca hoca hem Platon’dan hem de çeşitli meseleler hakkında konuşma yaptı. Bunlardan bana göre en ilginci, Immanuel Kant (1724, Königsberg) ve hemen sonrasında söyledikleriydi. Kant'ın kritiklerinden bahsettikten sonra şunları söyledi:  “Vicdan azabı dediğimiz şey esasında vicdansızların, olaylar sonrasında yüzleştikleri vicdansızlıklarının ceremesidir. Zaten vicdanlı insan kendisini vicdansız hissettirebilecek hiçbir olaya kolay kolay tevessül etmez.” Bence hocanın bu sözlerden kastının şudur: Kişinin yapacağı herhangi bir vicdansızlık eylemi sırasında, aklını devre dışı bırakarak ödevini duty bastırması sonucu anlık heva ve hevesinin emrine uyarak hareket etmesi, ahlakî irade ve emirlere terstir. İçinde insan olmaklığını kaybetmemiş bir tarafı varsa vicdan azabı orada meydana gelecektir. Zaten vicdan...

Grafikerimiz Çok Yoğun Olduğu İçin Bu Ay Yeni Yazı Yayınlanmayacak

Resim
 Grafikerimiz Çok Yoğun Olduğu İçin  Bu Ay Yeni Yazı Yayınlanmayacak Bülent Parlak ağabeye rahmetle.. Bu ay yoğun geçtiği ve geçeceği için (her anlamda) maalesef yeni yazı yayınlayamayacağım.. --------------------------- Bülent Parlak, Grafikerimiz aşık olduğu için kapak yapamadık” yazılı o meşhur kapağın hikayesini şöyle anlatıyor: Genç bir grafiker arkadaşımız vardı. Günler öncesinden kapağı hazırlamasını istedim ancak bir türlü göndermedi. Son gün matbaa beni arayıp ‘’hemen kapak gelmezse, baskıyı yapamayacağız’’ dediğinde, ben de grafikerimizi aradım ”abi ben aşık oldum, elim kolum tutuldu, yapamayacağım galiba’’ dedi. Ne yapacağımı bilemedim ve hemen kapak lazım, yarım saatimiz var’’ dediğimde bana güldüler. Yapabilecek bir şeyim kalmayınca da durumu olduğu gibi yazdırdım. Rezil olduk derken efsane oldu kapak, dergi yok sattı. Bülent Parlak / İzdiham

duvarların inhizamına

  duvarların inhizamına en sağlam taşlarla ilmek ilmek ördüğümüz sanrı yüklü duvarlar, gün geçtikçe biraz daha zayıflıyor. biraz daha eriyor dayanağımız,  aşktan mahrum yağan, her damlayla. çelimsiz duvarların bütün yollarını bozduk taşladık yöremizdeki herkesi en kara inançları, en kesin yargılarla, üzerlerine saldık. şüpheler içimizi palazlarken, kusurladık bir şey söylemeye yeltenenleri. olacağın uyulmadığı için değil verilmediği için olmayacağını çarnaçar unuttuk. kim ki bize  -bakın iyi günler de gelecek! diyecek gibi olduysa: hemen, susturduk. -susuver, tanrı aşkına!- siz ey yitik duvarların yılgın savaşçıları ey kalbindeki kuşkuyu mecburca yaşayanlar gelin ve sadelik ve sahiciliğin yarattığı, görkemle irkilin! ------------------------------------------------------------ ruhuyla kendi arasına çelimsiz duvarlar örerek yaşamayı kendine zindan ederek hezimete uğrayanlara ithaf edilmiştir.

Gitmediğimiz Kentlerin Özlemi Hakkında

  Gitmediğimiz Kentlerin Özlemi Hakkında Özlem duygusu, duygular arasında müstesna bir yere sahiptir. Kuvvetle muhtemel en çok hissettiğimiz duygular arasında da ilk sıralardadır. Özlemeği kâh bilinçi kâh gelişigüzel hayatın birçok ânında kullanırız. Gündelik konuşma dilinde bile oldukça sık kullanılmaktadır: seni özledim, şurayı özledim, seninle konuşmayı özledim, gezmeyi özledim, yürümeyi özledim, yaşamayı özledim ve daha niceleri. Benim için “özlem” ya da hemen hemen eş anlamlısı “hasret” duygusu yalnızca gündelik dilde kullandığım süslü cümleler arasında kendine yer edinmiş söylemlerden ibâret değildir. Hissetmeklik bakımından hayatımın ayrılmaz bir parçası konumundadırlar. Yani hayatımı özlem ve yurtsuzluk duygularından, hislerinden müteşekkil bir spektrumun iki ucu gibi düşünürsek, ben o iki uç arasında hiç durmaksızın mekik dokumanın ustasıyımdır. Bu özlem, literal olarak bir “nostalgia” nóstos : eve dönüş, geri dönme ve álgos: acı, ıstırap ya da geçmişin özlemi gibi değildi...

adını sen getir aklıma

adını sen getir aklıma I. güzel bir güne nasıl başlanır bilir misiniz? bütün dertlerden azâde güneşli ve güzel bir güne. ‘güzel’ için evvela hazırlanmak  ve sonra beklemek gerek belki bir ömür belki bir gece ardından temiz bir kalp, vakur bir tabiât ve derin bir uykuyla güzeli gizlemek gerek yedi kıtanın cininden histerik yargılardan ve şeytanî bakışlardan.. zaten bu hep böyledir asıl güzellik gizdedir. hem baktığın o güzeli kimse sana göstermedi,  onu sen gördün onu sen; arayıpta gördün.. II. benim eczam yazılmış değil kitaplara, satır aralarına. bir gök bir de engin mavilik bütün kurtuluşların yegâne çözümü olarak beynimin orta noktasındayken elin adamı ciltler dolusu ansiklopedia yazmış bana ne? bana, tam söyleyecekken akla gelmeyen ve inceden inceye ruh kemiren,  o efsunlu kelimeyi  ve dahî bütün güzelliklerin adını sen söyle! sen getir aklıma ki yolun bilinen sahaları çıksın, rabbi her an hatırlasın!

Büyük Yolculuk - La Grand Voyage

  Büyük Yolculuk - La Grand Voyage 27 Ramazan 1446 La Grand Voyage filmini ilk kez birkaç sene evvel ve Ahmet Murat Özel’in konuk olduğu bir ramazan programında duymuştum. Aradan biraz zaman geçti kendisinden ders almak nasip oldu, derslerden birinde gene konusu açıldı bu filmin. Bu sefer aradan bir ramazan geçti, Ahmet Murat’ın “Kuşlarla Sohbetin Şartları” kitabının Anadol isimli yazısında da bu filmden bahsedildiğini görünce artık izlemenin vakti gelmiş dedim. Ahmet Murat, o yazıda -linkini aşağıya bırakıyorum bence o yazıyı da muhakkak okuyunuz- filmi şöyle özetliyor: “ İsmail Ferruhi’nin yönettiği La Grand Voyage (Büyük Yolculuk) filmindeki mavi steyşın Pejo mu daha mübarek, yoksa bu beyaz steyşın Anadol mu, karar veremiyorum. Filmi hatırlarsınız: Fransa’da haytaca takılan, şuursuz genç Rıza, babasının Hacca gitme isteğini pek bir gönülsüzce kabul etmek zorunda kalır ve bu Faslı ikili, o külüstür Pejo’yla, Türkiye’den de geçerek Hac yoluna koyulurlar. Yaşlı ve yorgun babasının...