Büyük Yolculuk - La Grand Voyage
La Grand Voyage filmini ilk kez birkaç sene evvel ve Ahmet Murat Özel’in konuk olduğu bir ramazan programında duymuştum. Aradan biraz zaman geçti kendisinden ders almak nasip oldu, derslerden birinde gene konusu açıldı bu filmin. Bu sefer aradan bir ramazan geçti, Ahmet Murat’ın “Kuşlarla Sohbetin Şartları” kitabının Anadol isimli yazısında da bu filmden bahsedildiğini görünce artık izlemenin vakti gelmiş dedim. Ahmet Murat, o yazıda -linkini aşağıya bırakıyorum bence o yazıyı da muhakkak okuyunuz- filmi şöyle özetliyor:
“İsmail Ferruhi’nin yönettiği La Grand Voyage (Büyük Yolculuk) filmindeki mavi steyşın Pejo mu daha mübarek, yoksa bu beyaz steyşın Anadol mu, karar veremiyorum. Filmi hatırlarsınız: Fransa’da haytaca takılan, şuursuz genç Rıza, babasının Hacca gitme isteğini pek bir gönülsüzce kabul etmek zorunda kalır ve bu Faslı ikili, o külüstür Pejo’yla, Türkiye’den de geçerek Hac yoluna koyulurlar. Yaşlı ve yorgun babasının belki de sonuncu olan bu isteğini yerine getirmekle, geride bıraktığı Fransız sevgilinin hatırası arasında kalan bir mutsuz Rıza hikayesi.” (Anadol, Ahmet Murat Özel)
Şayet bu özeti ben yazmış olsaydım, son cümleyi“...bir mutsuz Rıza hikayesi” şeklinde yazmak yerine: “bir baba ve oğlun hüzün sayfalarında iz bulma hikâyesi” şeklinde yazardım. Evet, belki Ahmet Murat’ın özetinden biraz daha havalı olurdu ama asıl niyetim değinmek istediğim şeyin o eklediğim kısımda olmasıdır.
Herkesin hayatında muhakkak bir “Büyük Yolculuk” olmuş ya da kuvvetle muhtemel olacaktır. Hayat, dediğimiz şey bizim bizim tecrübelerimizin sonucu öğrendiklerimizin bütünüdür. Yani; öğrenmek, hissetmek, bulunmak, terk etmek, sevilmek, sevmek, bulmak, bulunmak, yaşamak ve diğer bütün her şey bir şeylerin neticesinde tecrübe edindiklerimizdir. Bu kısım biraz kendini gerçekleştiren kehanet gibi de anlaşılabilir aslında. Yani biz birlerini veya bir şeyi sevmeden, sevmenin “neliği” hakkında konuşamayız. Ya da hiç ayrılık bilmeyen birine, gecelerin bitmek bilmeyen boğucu vakitler olduğunu nasıl anlatabiliriz? Hülasa, neyi nasıl öğreneceğimizi, kimi nasıl seveceğimizi ya da kimden nasıl uzak duracağımızı edindiğimiz tecrübelerle hayata tatbik ederiz. Yaşaya yaşaya, bizatihi tecrübe ede ede; kendimizi, bir heykeltraş gibi yontarız
Yaşamın bir noktasında ortaya çıkan büyük yolculuklar, birden oluvermez. Onların meydana gelebilmesi için öncesinde bir dizi hazırlığa ihtiyaç vardır. Bu hazırlıklar bizim sınırlarımızı zorlar, içimizde aksayan şeyleri -varsa- tespit etme imkanını verir. Yani bisikletçilerin uzun turlarına çıkmadan önce, birçok orta ve küçük ölçekli tur yapmaları gibi düşünülebilir. Bizim hayattaki alıştırmalarımız, bisikletçilerin aksine bir bilincin ürünü değildir. Zira hayatımızda cereyan eden bu orta ölçekli yolculukların çoğu zaman farkına bile varmayız/varamayız. Hayatın süreğen akışında, bizlere ya hiçbir şey ya da çok az şey hissettirerek meydana gelirler. Elbette kimileri bu yolculukları başından itibaren de gayet fark edebilir, fakat genel olarak böylesi bir kavrayış bilinci çoğu kimselerde yoktur.
Rıza; şuursuz, patavatsız, gençliğin vermiş olduğu hovardalıkla hareket etmekte, yani adeta gençliğinin ve toyluğunun esiri konumdadır. Babasının -belki de- en büyük ama kesin olarak son isteği olan Fransa’dan Mekke’ye hac yolculuğunda eşlik etme “davetini” gönülsüz de olsa kabul etmek zorunda kalıyor. Yolun ve yoldaşın (Babasının) onu nasıl değiştireceğinden habersiz olan bu ikili, çeşitli badireler, tehlikeler ve olaylar eşliğinde Hac vazifesini ifâ etmek için yola çıkıyorlar. Hikayenin bir kısmı Türkiye’de de geçiyor, hoş geçmese daha da iyi olabilirdi ama neyse.
Hatırlarsanız baştaki kısımda “bir baba ve oğlun hüzün sayfalarında iz bulma hikâyesi” diye bir değiştirme yapmıştık-m. Bana göre Rıza geride bıraktığı sevgilisiyle değil, elbette bir noktaya kadar evet ama başat olarak, yol ile kendi arasında kalıyor. (Sevgilisi, yolculuğun rahatsızlığından ve değişimden kaçmanın sığınağı olarak orada kalıyor. Bir nevî ev arayışı da denilebilir.) Aynı zamanda, Hac yolculuğunun yanında kendi büyük yolculuğunu da yapıyor Rıza. Eş zamanlı cereyan eden iki büyük yolculuk ve bu yolculukların kesiştiği noktalardan patlayan hüzün dakikaları, anları filmin temasını oluşturuyor diyebiliriz. Filmin sonundaki Rıza ile başındaki Rıza arasındaki fark, su geçirmez derece de bariz. Şöyle ki Rıza, yolun ona öğrettiği değerleri ve değişimleri, gerçek sevginin ne olduğu, bir şeyleri gerçekten istemenin ne olduğu gibi tecrübeleri edinmesine, öğrenmesine rağmen asla onları öğretildiği gibi kullanamayacak olmanın hüznünün izini sürüyor, farkında olmaksızın. Filmin sonunda Rızayı, bütün bu farkındalıkların ve tecrübe sahipliğinin olgunlaştırmasıyla baş başa bırakıyor ve soruyoruz kendimize: Büyük yolculuğumuz için neyi kurban ettik? Uğruna çıktığımız sefer, bizi nereye ulaştırdı? Her şeyin sonunda biz, biz miyiz? Hangi dağ başında yapayalnız, çaresizlikler avucumuzda kala kaldık? Sevdiklerimizi dâimi olarak yanımızda görüp, onları ihmal etmenin tecrübesine sahip olabildik mi? Veya bütün bunların dışında bir yerde, Karacaoğlan’ın bıraktığı yerde mi kaldık?
Karac'oğlan der, kondum, göçülmez
Acıdır ecel şerbeti, içilmez
Üç derdim var, birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Anadol, Ahmet Murat Özel:
https://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/anadol/
Vara Vara Vardım Ol Kara Taşa, Karacaoğlan:
https://sub1.farmaupdate.com/siir/k/karacaoglan/vara_vara_vardim_ol_kara_tasa.htm
Yorumlar
Yorum Gönder