Gitmediğimiz Kentlerin Özlemi Hakkında

 Gitmediğimiz Kentlerin Özlemi

Hakkında

Özlem duygusu, duygular arasında müstesna bir yere sahiptir. Kuvvetle muhtemel en çok hissettiğimiz duygular arasında da ilk sıralardadır. Özlemeği kâh bilinçi kâh gelişigüzel hayatın birçok ânında kullanırız. Gündelik konuşma dilinde bile oldukça sık kullanılmaktadır: seni özledim, şurayı özledim, seninle konuşmayı özledim, gezmeyi özledim, yürümeyi özledim, yaşamayı özledim ve daha niceleri. Benim için “özlem” ya da hemen hemen eş anlamlısı “hasret” duygusu yalnızca gündelik dilde kullandığım süslü cümleler arasında kendine yer edinmiş söylemlerden ibâret değildir. Hissetmeklik bakımından hayatımın ayrılmaz bir parçası konumundadırlar. Yani hayatımı özlem ve yurtsuzluk duygularından, hislerinden müteşekkil bir spektrumun iki ucu gibi düşünürsek, ben o iki uç arasında hiç durmaksızın mekik dokumanın ustasıyımdır.


Bu özlem, literal olarak bir “nostalgia” nóstos: eve dönüş, geri dönme ve álgos: acı, ıstırap ya da geçmişin özlemi gibi değildir. Her ne kadar kabullenmesi güç olsa da her güzelin bir sonunun olduğu iki artı iki kadar net olan bu dünyada; bir vakit onlardan türeyen yahut ortaya çıkan anılara salt ve histerik özlem duyarak geçmişe dönülecek ve tekrar yaşanılacak bir yer olarak bakmak, hiç de mantıklı değildir. Bilhassa bu sebeple geçmişe “özlem” duymak mantıklı değildir. Esasen böylesi durumda özlem duygusu yalnızca diğer duyguların kılıfı gibidir. Yani ona sığınan diğer menfî duyguların kalkanı olarak da düşünülebilir. Anılar, anlar, duygular vaktiyle, güzelce yaşanıp biten ve geriye dönüp bakıldığına tebessüm ettiren ve içimizde iyi duygular uyandıran güzel “memory”lerden başka bir şey değildir. 


Benim, yaşamım boyunca, daha çocukluk çağlarımdan itibaren mütemadiyen hissettiğim özlem duygusu ise bu bahsi geçen duygulardan çok farklı bir yerde durmaktadır. Kendimi bildim bileli, daha önce hiç gitmediğim, görmediğim ve hakkında en ufak bir şey işitmediğim bir yere özlem duyuyorum. Bu duygu azalmıyor, her geçen gün daha da artıyor. Yani sanki ora varılması elzem derecede gereken bir yerdir. Bu dünyada gördüğüm her güzelin her iyi şeyin oranın bir parçası olduğuna ve oranın varlığına delil olduğuna inanıyorum. Okuduğum bir şiir, baktığım deniz ve mavi gökyüzü, bir ağacın yeşilliği, bir mimâri eserin zerafeti ve daha niceleri…. Bana; hep orayı, o olmayan ama olmasını olmasını istediğim için inandığım o yeri özletiyor. Baudelaire’in 1855’te yazdığı “Uzak İklimlerin Kokusu” şiirini tereddütsüz, yalınlıkla ruhumun en derinlerinde hissetmem işte tam olarak bu yüzdendir ve o şiir bu dediklerim şahididir. 


Bu dünya, içindekiler ve yaşantım o yerin varlığına artarak inandığım için her geçen gün biraz daha yavan geliyor. Cennetin varlığına olan inancım da işte bu yüzden artıyor. Bu dünyaya bırakılmış olmak benim için acı ve ızdıraptaptan başka bir şey hissettirmiyor.


Bize ait olan ne kadar uzakta!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

şehirdeki telaş

silsileyi sükutu hayâl

Büyük Yolculuk - La Grand Voyage