Son Gördüğüm ve Şimdi Baktığım

Son Gördüğüm ve Şimdi Baktığım


    Geçen Güz Döneminde aldığım Mukayeseli Siyaset (Comparative Politics) dersinde öğrendiğim , “Civic Culture Theory, Almond & Verba” teorisi, kafamın bir yerlerine sağlam yer berkitmişti. Esasen teorinin kendisi de değil bu yazıyı yazmaya vesile olan, bu teoriye yapılan bir itirazdan kalan bir kavram “Snapshot-Fallacy.”  Özetle diyor ki: Ya, siz anketlere dayalı muayyen bir zaman dilimi içinde muayyen bir ülkeye dair politik çıkarımlar yapıyorsunuz ama peki ya sonrası? Yani yaptığınız bu çıkarım bir fotoğraf gibi, anketi yaptığınız tarihte doğru olabilir ama öncesi ve bilhassa sonrası için durum hakikkatten sizin yaptığınız çıkarımı doğrular nitelikte midir? Fotoğrafı kopyalayıp, bir yıl sonrasına yapıştırsak hiç sırıtmadan yok satar mı? Her şey sizin vaz ettiğiniz gibi yerli yerinde ve tastamam durur mu?

    Son birkaç sene içinde farklı zaman dilimlerinde uzunlukları 9, 14, ve 14 olan toplam 3 yurtdışı seyahatine çıktım. Her bir geziden döndüğümde gözüme çarpan ilk şey çevremdeki değişimler olmuştu. Mahallenin ve sokakların çehresi, yeni başlanan ve biten inşaatların görüntüleri, ailemdeki insanların dış görünüşleri ve yüzleri, kardeşimin verdiği kilosu, küçük kuzenlerimin büyümesi ve özlem… Benim onları son gördüğümdeki “onlar” şimdi gördüğüm onlar ile kesinlikle aynı değillerdi. O vakit göremediğim zaman dilimdeki gelişimler, kişiler ve şeyler benimle uzaklara gitmişler. Veya değişim dediğimiz şey bu insanlardan ve mekanlardan neleri götürdü? Bu soruların cevabını bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey var, o da zihinlerimizin bu değişimleri yadırgaması ve yabancılık içinde kıvranmasıdır.
    
    Şimdi baktığım bu yeni şeyler kerahat vakti kılınan namaz gibi geliyor. Kılmaya mecburum ama o vakte bıraktığım için de hayıflanıyorum Tüm bu süreç genel manasıyla hep böyle hissettirmiştir. Bu snapshot-fallacy’e maruz kalmak, hayatın süreğen gidişine ayak uydurmakta zorlanan bir canlı gibi durur gözlerimizin önünde. Son olarak şunları da söylemek istiyorum: biz insanlar ilişkilerimizde de bu kavramın söylediklerine zaman zaman maruz kalmaktayız. Bir zamanlar tanıdığımız, aramızdan su sızmayan dostlarımız, omuz omuza ter akıttığımız çocukluk arkadaşlarımız, beraber aynı yolu yürüdüğümüz mektep arkadaşlarımız artık o “insanlar” değiller. Onlara biz yokken veya değişim kabuğunu giyerken bir şeyler olmuş, ve bu oluş bizim yerimizin yongalarını, civatalarını söküp atmış. Artık bu yeni insanlar,  her ne kadar yüzleri bir yerden tanıdık gelse de, bizim zihnimizin yabancısı olduğu insanlar hâline gelmişler. Onlar karşısında; rahatsız, güvensiz, isteksiz, iştiyaksız ve yabancı gibi hissetmemiz tam olarak bundandır. Zaten zaman hepimize aynı mıdır? Kimi gecelerin sabahları, kimi sabahların batmayan güneşleri yok mudur? Bu sebepten insanın bir saatte veya bir gecede tahayyül edemeyeceğimiz kadar değişebileceği, pek tabî mümkündür. Nihayetinde göremediğimiz bu değişimin yarattığı kaçınılmaz ayrılığı da görmezden gelmek, bizde uyanacak değişime ket vurmaktan başka bir şey değildir.

“bilmem insan nerenin yerlisidir?”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

şehirdeki telaş

silsileyi sükutu hayâl

Büyük Yolculuk - La Grand Voyage