Avrupa seyehâtimden seçme günlükler
Avrupa seyehâtimden seçme günlükler
İşbu yazı serisinde toplamında 22 gün geçirdiğim avrupa gezilerinden -Fransa, Almanya ve İsviçre- aldığım notları belirli bir düzen gözetmeksizin paylaşacağım. En sonunda, suhulet için tüm notları tertib edeceğim. Her bölüm, aynen ruznâmeye (günlüğe) yazdığım isimle neşrolunmak ile beraber; isimleri o günü yazmadan evvel yazdığımı beyân eder, sonraları bazı cümleleri şerh etmek için araya girebileceğimi ikrâr ederim… Eğer bir yerlerde *,* iki yıldız görürseniz biliniz ki o şerh kısmıdır.
Montparnasse bienvenüe métro durağı-paris m-12 metrosu
25.06.2024 03.12 P.M
Burada zaman mefhumumu kaybettim. Esasen ezan sesinin duyulmaması, havanın geç kararması, gece -yatsıdan sonra- hayatın bitmemesi; bunu şu sebeple ikrar ediyorum: gecelere kadar geziyoruz öte yandan biz gezerken insanları da hınca hınç sokakta görünce ne oluyoruz acaba diyorum, bu his Türkiye’de yaşadığım bir his değil, tarif edemiyorum- Öte yandan, şehir hakikkatten pis, pis kokuyorlar, sarhoşlar her yerde, nehir pis, kısaca her şey pis. Gavur gavurluğunu yine gösteriyor. Yani, ne bileyim hakikatten yaşamadan ne kadar ne kadar pis olduklarını anlayamazsınız… Adam akıllı, sağlıklı, karın doyuran yemekleri yok. Kaç gündür buradayız ve öyle zannediyorum yediğimiz tek Fransız yemeği “Soğan Çorbası”dır -şarapsız, helal olanı.- Diğer milletlerin yemeklerini yiyor, ve sağlıksız besleniyoruz. Burada şunu anladım; Türk mutfağı “mutfak” olmak bakımından bu Avrupalılardan fersah fersah ötede. Yani bu yaptıkları, restoranlar, “Michelin Star”lı mekânlar birer göz boyama yeri gibi bir şey. Ellerinde iki üç şey var bunu allayıp pulluyorlar; iddia ediyorum bizim hünkar beğendi klasmanında veya İstanbul Lapası veya Taze fasulye derecesinde bir yemekleri yoktur. Bizim mutfağımız; her şeyde olduğu gibi insanımızın tevazusundan nasibini almıştır. Hoş, dünyaya ilan etme gibi bir derdimiz de yok; isteyen hamburgerinin yanına kolasını alıp yiyebilir, fakat bir 7-8 yaşındaki bir Türk çocuğunun sahip olduğu damak ve lezzet envanterine Avrupalı bir yetişkinin ancak sahip olduğu söylemek yanlış olmasa gerek. Her neyse konu hakkında daha fazla konuşmak gerekir. Hayatımın hiç bir kertesinde bu kadar resim ve ikon görmemiştim. Öte yandan geçenlerde Paris Belediye binası önünde icra edilen Operayı dinleme fırsatım oldu. Bu vesileyle anladım ki Operayı da sevmiyormuşum. Dede Efendi ve Tanburi Cemil Beğlerin herhangi bir eseri de kanaatimce bunların Operasından fersah fersah ötede bir yer berkitmiştir. Dahası, modern sanat müzesine gittik -mimarı İstanbul Modern Sanat’ın mimarı ile aynı Renzo Piano- modern sanat diye her yere boru döşemişler bu ne abi Allah için bu ney? Modern Sanat dediğimiz şey çirkinliğin güzele galebe çalması ve bununla da iftihar etmesi gibi bir şey benim gözümde, koca bir saçmalıktan ibaret.
paris’te bir bağçeden satırlar
Şu anda adını bilmediğim ve muhtemelen hayatımda bir daha gelmeyeceğim bir bağçe, parkın içinde; göz alabildiğince uzun, bir hiza gözetilerek T şekli verilmiş ıhlamur ağaçlarının altında ve güneşin kavurucu sıcaklığının tenimi yakmadığı bir yerde bu satırları yazıyorum. Bir taraftan çok az kendini meydana atan kuş seslerini diğer taraftan ağaçların yapraklarını dinliyorum. Yanı başımda kısa beyaz saçlı, siyah gözlüklü ve ortalama altmış beş yaşında bu sıcaklığa rağmen yaşlılığın vermiş olduğu hissiyle üstünde kalınca bir mont olan kadın oturuyor… Bunların geçen zaman için bir önemi ya da şu an için bir ayırt edici netliği yok. Önemli olan bizim şu an buradan ne anladığım. Evet Paris’te geçirdiğim bu son günlerimde bu huzurlu parkta bunları yazıyorum. Evet aradığım şey, dünyanın neresinde olursam, olursak olalım: huzur ve saadet. Bunları yavanca aramıyor, bunların her daim olması gerektiğini değil; Hakkın neyi hangi duyguyu bahşettiğini bilerek, anlayarak yaşamağı huzur ve saadet olarak addediyoruz. Ve buranın parklarının nizâmı ve tertibi oldukça yeknesak fakat buna mukabil bir o kadar hoş.
22.07.2024
Bugün buradaki (Almanya) üçüncü günüm. Bana göre avrupa kısa süreli gezilecek bir yerdir. Buralarda uzun süreli yaşama, toprağı mülk belleme benim için mümkün değildir. Zirâ Türk-İslam kültüründe neşet eden, büyüyen ve gelişen bir şahsiyet için buraları “bir yer, vatan” olarak kabul etmek ve bu doğrultuda hayatı idâme ettirmek mümkün değildir gibi geliyor. Benim bütün algılarım: estetik, etik, güzellik, sosyolojik, tarihi ve geri kalan bilimum algılarım içinde neşet ettiğim kültürden mücerret değildir. Yani bir bakıma; doğumumdan bugüne kadar olan sürede kesb ettiğim tüm kazanımlarıma sırtımı dönmem mümkün değildir. Dolayısıyla gerek Paris gezisinde olsun ve gerek şimdilerde olsun; bahsi geçen durumun yoksunluğunu en derinden hissediyorum. Buradaki şeylerin (buna her şey dahil) taşını taşıramıyor, ardına geçemiyor ve kavî ünsiyetler kuramıyorum. Bir yaz gecesi evden şehzâdeye yürümek şu an buralarda olmaktan daha cazip geliyor. Veya Kudüs’te olmak yahut orada…
isviçre’de acayip gelişen olaylar
4.07.2024
Dün sabah buraya geldim. T. E. Aydın’ın vesilesiyle burada DİTİB ile iltisaklı bir ağabeyin numarasına ulaştım. Kendisi -yetkili ağabey- beni başka bir numaraya yönlendirdi; *esasen bu numaralar ve yetkili ağabeylere ulaşma amacım isviçre, basel’de kalacak bir yer bulmaktı. tüm bu uğraşı onun içindi* o kişiden de bir şey çıkmayınca, ben geri dönmeye karar verdim. Bu arada midemin bulantısı hâlâ devam ediyordu, bir franka maden suyu aldım ve biraz rahatladım. Tam kalacak yerden de ümidi kesince, tren garına geldim ve tren panosundan saatlere bakmaya başladım. Saatlere bakarken, telefonum çaldı, ilk ulaştığım ağabey kalacak yeri ayarlamıştı. Trene binmekten vazgeçtim, ve bir saatlik yürüyüşün ardından Fetih Camii’ne vardım. Sağ olsunlar beni yemek yemeye Almanya’ya götürdüler -araba ile sınırı geçtik- yemekten sonra isviçre’ye geri döndük. Evet, bu yolculuğu döner yemek için yaptık zira, basel’de helal yer çok azdı ve olanlar da kapalıydı. Dönüş yolunda muhabbetimiz ilerledi, onların günlük yaşamından konuştuk. Basel’deki hayat pahalılığından alış-verişlerini Almanya’ya gelip yapıyorlarmış, ⅓ daha ucuzmuş almanya; isviçre’den. Sınırdan geçerken aldıklarını beyân ediyorlar. Kişi başı yalnızca 1 kilogram işlenmemiş et geçirebiliyorlarmış… Allah, bu ağabeylerlerden razı olsun. Beni doyurdular, kalacağım yere bıraktılar… Evet şimdi ülkü ocaklarının derneğinde, birtakım ülkücü sözleri ve türkeş’in portresi altında uyuyacağım.
dortmund'da son gece -brambauer-
31.07.2024
Ben Türk insanını hakikkatten seviyorum. Yani ben bu insanların derinlerinde bir yerlerinde muhafaza ettiği o merhamet ve yardımseverliklerine tav oluyorum. Bu özellik, bir nevî’ ete kemiğe bürünmüş ve her nerede bir Türk var orada karşıma çıkmıştır. Sanki bu özellikler rabıtasız tevarüs etmiştir. Bugün beni ağırladıkları o kadar günden sonra yanlarından, karlsruhe’ye dönmek için yola çıktım. Fakat yol uzun ve bol aktarmalı olduğundan *6-7 saat ve en az 4 aktarma* ikinci treni tehir yüzünden kaçırdım. Bilmecburiye, gerisin geriye buraya, -T.E. Aydın’ın geçen senelerde staj yaptığı camiiye- geri döndüm ve kimse niye geldin bile demeden tekrar misafirleri oldum. Yatsıdan sonra; cemaatten Tahir ağabeyin evine misafir oldum. Bana; Yılmaz ağabey ve Efe Dayı’da eşlik etti. Tahir ağabey bizi paşalar gibi misafir etti, izzet-ü ikramdan elini geri çekmedi. Doyuncaya kadar yedirdi içirdi. Gece 2.30’a kadar muhabbet ettikten sonra birkaç saat uydum ve 6’da uyanıp karlsruhe için yola çıktım.
paris’teki ilk gezi günü
20.06.2024
Bu müze öyle zannediyorum ki bugüne kadar gördüğüm ve bundan sonra da görebileceğim en büyük, en dolu ve en bitmek bilmeyen müze bu Louvre müzesidir. Bu müzede beni çeken bazı başlıca unsurlardan yalnızca birkaçı: Waterloo resmindeki Napolyon'un atının kıvrımları, o bahtsız kaybın önceden sezilmişliğinin atın gözlerine yansıması ve diğer yüzlerdeki duygular çok hoştu. Ruhunu teslim eden kadın resmi de hakeza aynı duyguları hissettiriyordu. Ben böyle müzeyi incelerken hemen bir İngilizce grubuna dahil oldum kendi gezi grubumuz dışında ve oradaki rehberi dinlemeye başladım Rehber Napolyon’un resmini şerh ediyordu ve dedi ki: Napolyon'un taç giyme seremonisinde Napolyon'un annesi orada yokmuş fakat resme orası resmi monte edilmiş çünkü annesi onu sevmiyordu -bu kısım belki de eşi Josephine ile alâkalı da olabilir- fakat o bunun aksini göstermek için böyle bir şey yapmış. Hemen Mona Lisa’nın ardında İsa'nın ilk mucizesi *bir düğünde şarap bitiyor, ve hz.İsa yaklaşık 120 testi suyu şaraba çeviriyor* tablosu var, Mona Lisa’ya kıyasla katbe kat, büyük bir tablo. Fakat insanların ilgisi Lisa’ya teksif olunmuş durumda, bana acayip geldi bu durum. Ben Lisa’dan daha çok bu tabloyu inceledim. Bu Louvre müzesi, uçsuz bucaksız bir yer buraya günleriniz ayırmanız gerekiyor burayı tamamen bitirmek neredeyse bizim için imkansız dolayısıyla sadece beni ilgilendiren yerleri gezdim. Elbette diğer kısımları ve bir çok farklı yeri de gördüm tabii ki de ama detaylarına çok bakmadan gezdim. Bu müzeden sonra Carnavalet Müzesine gittik *Paris’in şehir tarihine ve kültürüne hasredilmiş bir müze.* Paris şehrinin tarihteki değişimini, evvelki zamanlardaki dükkan tabelalarını Paris'in Sokak tabelalarını ve çeşit çeşit sergileri gördük. Bir de Fransız ihtilali çok detaylı bir şekilde inceledik. Öte yandan bu müzede Josephine Napolyon'nun karısının büyük bir portesini gördüm. Yani bu ressamlar portre işini büyük bir iştiyakla, şevkle yapmış olmalılar ki neredeyse hatasız, kusursuz işler ortaya çıkarmışlar. Müzeyi yaklaşık 1,5 saat gezdikten sonra namaz kılmak için bir yer aradım abdest aldım tam namaza başlayacağım hastalığım nüksetti ve üst çenem tekrar kanamaya başladı bu sebeple namazı kılamadım, cem etmek zorunda kaldım. Yalnız ben değil diğer arkadaşlarım da kılamamışlar çünkü Fransız katılımcılarlardan bir serzeniş yükselmiş, bizi çok beklediklerine dair. Neymiş efendim namaz kılmamalıymışız ya da biz namazdayken bizi bekleyemezlermiş neyse… Sonrasında Paris Arap camisine gittik müthiş bir yer. Alabildiğince ferah, güzel ve yeknesaklıktan uzak. Mimarîsi Endülüs tarzı, bahçesi inanılmaz yeşil. Harikulade bir yer… Sanki cennetten bir yer gibiydi bahçesi. İkindi ve öğleni burada cem ettik sonrasında buranın restoranında zeytinli tajin yedim daha öncesinde yediğim tajine göre nispeten tavuğu kuruydu fakat rayihası ve dip sosunun suyu ve pilavın tadı müthişti. Akşam biraz sokaklarda yürüdük, gezdik, fotoğraf çekildik ve otele geri döndük yarın yorucu bir gün bizi bekliyor gibi...
Yorumlar
Yorum Gönder