bir atın dörtnalıyla dörtnalına
bir atın dörtnalıyla dörtnalına
bungun ve bezgin havaların bineği
kurşunla bezenmiş resim gibi
sendin heves kesen, susuz kaldıran.
göğsümün yaşını soğutan
dörtnalınla, fırtınalı kuyruğunla.
taktak, ritimleriyle inlerken tabiat
yellendi, yerler; alnı, kakışlandı yerkürenin
nallarınla okşandı parçalanmış arzın her karışı
ve dönerken dünya, tükürüklendi eller
sen, tımarlandın.
gres lekeleri, hidrolik pompaları ve patoz
azıcık zaman ve hummalı duman
tavladı, türabların türbedarlarını.
kişnemenin; arzın yedi katında, yavaş yavaş duyulduğu zamanlardan
konfor, kurdela ve tünel; zamanlarına...
yol boyu minare gözetleyen seyisler
yol boyu hayâllere daldı
yol, hayâl kırıklıklarına kaldı.
hâlbu ki
sen toprağa çıkarken, sorgulanırdı yerküre
donun, gözleri kamaştırırdı.
ve ürkekliğin kısaltırken tüm mesafeleri
olağan akışının aksayan her yerinde, tarih;
sana hayranlıkla yazıldı.
binilmiş birkaç bin yılın ardına
birkaç, bin yılında sonuna
gibi, günlerimizin ardındaki
aralıklar,
ardına kadar kapandı.
etle tırnak arasından boşanan kan
acıyı kantaronlayan nalbantlara kaldı.
ve ben, yani
koşmak ve tökezlemek arasındaki vecit
ya da yenmemiş yonca artıklarına sünen bir keme
yahut çardaklarından, damlara akıtılan bir kırmızılık gibi gerçek ve mütereddit...
oysaki
satırlarımın ve
uğultularının,
gelecek güze tâkâti,
çoktan kesilmemiş miydi?
Yorumlar
Yorum Gönder