bildireçin bilmeceli bildirgesini bir bilmeyip bir de bilememece
bildireçin bilmeceli bildirgesini bir bilmeyip bir de bilememece
-Türkçenin katillerine-
bugün, yarın ve sonrası
yaşadıklarımız ve yaşatıldıklarımız
birken yayılıp kargaşasında kaybolduğumuz bu dünyanın, köhne duyguları.
nasıl olurda unutur insan uzayıp giden gece sorgularında
dopdolu meyveleri sakayan çocukların
bir sonbahar günü bastığı çınar yaprağını
ve
ahşaptan cumbalı Türk ilinin tınısını.
tartmaya görün dört kenarı traşlanmış bir anıyı.
elde avuçta geriye kalan yoksulluk,
-ilginçtir- ağrı yakma gününden başka her şeye sancıyor!
hem o yoksulluk, o yoksulluk ki nelere hasret bırakmadı;
neleri, doğurup doğurup ulu ortaya saldırtmadı.
muhtıram: delik deşik;
gövdesi ve kaşağılı saçları: yaslanılmak için âdeta;
karşıdaki bu bilge, istençli bir ışık olarak
ve solmuş karanfillerin gövdesi etrafında üç ekol taşlı muhabbet turuna başlarken
bir nazârı noktadan,
neler söyledi ve kim bilir kimler neler temâşâ eyledi o sıra?
"âl kapı üstü kara leke,
kara leke üstü demir tokmak
onun ardında genişce bir avlu
o avlu ki: kendinden kaybettiğini bulma durağı"
bu kadardı gönlün bütün; tanımı, tanısı, tantanası
dünya azığından, görenlerden ve sözlerden
vazgeçmemiz bundandı,
bunun içindi bütün yaşatıldıklarımız.
bunun için mi
kaldırımlarından aşağı sallandıran akide şekerinin heyecanı yordu bizi
meğer asıl hizaya sokan yol imiş, salındırgaç bahane
dünmüş bugünlerimizi kuşatan, geceler birer kırdırgan
sarf da mı, etmek; mi? bağırlardan taşıp, dayangalara dayandıran
ve her gece böğre yepyeni bir muhtıra daha ekleyen
çok sayın ve saygıdeğer: siz zavallı ve biz zavallı insanları;
itinayla baştan başlayarak her şeyin başına, taa en başagile kadar yukarı yönlü tahvile alanlara
dopdolu, kinim kadar dopdolu, bir intikam borçluyuz
öyleyse, bundan sonra
ne ata sağından sokulup pantografın kapağını açmanın
ne de acıya sıcak tülbentle tuz basmanın, kimseye faydası olmayacak
Yorumlar
Yorum Gönder